BAKMANIN VE GÖRMENİN ARASINDA

Hatice DEMİRHAN | MİMAR

Bir Mimarın Şehir Notları

“Artık size rahat yok.”

Mimarlık bölümümün ilk günlerinde hocalarımızdan sık sık duyduğumuz cümlelerden biriydi bu. Sanki önümüzdeki yıllarda yalnızca çizim yapmayı, plan okumayı ve yapı tasarlamayı öğrenmeyecek; dünyaya bir daha eskisi gibi bakamayacaktık.

“Bundan sonra hiçbir yere normal bir insan gibi bakamayacaksınız,” derlerdi.

O zamanlar bu söz bize biraz abartılı gelirdi. İnsan bir binaya bakınca ne değişebilirdi ki? Bir sokağın genişliği, bir pencerenin konumu ya da bir duvarın gölgesi hayatımızı nasıl etkileyebilirdi?

Sonra fark ettik: Mimar olmak, gözün gördüklerinden çok daha fazlasını fark etmeye başlamaktı.

Meğer hocalarımız haklıymış…

 ‘’Bir mimar seyahat ederken gerçekten tatil yapabilir mi?’’

Bazen bir şehre yalnızca sokaklarında yürümek, bir kafede oturmak, denizine bakmak ya da hiç bilmediğiniz bir sokakta kaybolmak için gidersiniz. Fakat mimarsanız, gözünüz sizden bağımsız çalışmaya devam eder.

Bir meydanda otururken insanların neden hep aynı noktada toplandığını, bir sokağın neden daraldığını, bazı pencerelerin sokağa bakarken bazılarının içeriye döndüğünü fark edersiniz. Eski bir taş duvarın önünden geçerken yalnızca yaşını değil, kaç insanın ona dokunmuş olabileceğini de merak edersiniz.

Benim için seyahat etmek biraz da böyle.

Yeni bir şehir gördüğümde yalnızca binalara değil, onların hayatın içine nasıl karıştığına bakıyorum. Bir balkonun sokağa ne kadar yaklaştığı, bir meydanın insanları nasıl bir araya getirdiği, bir yapının günün farklı saatlerinde ışıkla nasıl değiştiği ilgimi çekiyor.

Çünkü mimarlığın yalnızca yapılardan ibaret olduğunu düşünmüyorum. Bir yapının çizgileri, malzemesi ve oranları kadar, insanla kurduğu ilişki de önemli. Bir ev ne zaman yuva hissi verir? Bir meydan ne zaman gerçekten yaşar? Bazı sokaklarda neden yürümek isterken bazılarından bir an önce uzaklaşırız?

Mesleğim bana yapılara bakmayı öğretti; seyahat etmek ise bakmanın yetmediğini. Bir yeri anlamak için bazen orada biraz zaman geçirmek, insanlarını izlemek, sesini dinlemek ve gündelik hayatın nasıl aktığına dikkat etmek gerekiyor.

Çünkü bakmak gözün işi, görmek ise biraz da merakın, hissin ve kalbin.

Bu nedenle bu köşede bir gezi rehberi sunmayacağım. Size nerede ne yiyebileceğinizi ya da hangi yapıya hangi saatte gitmeniz gerektiğini anlatmayacağım. Bunun yerine, bazen bir şehirden, bazen bir binadan, bazen küçücük bir mimari detaydan yola çıkıp başka bir sorunun peşine düşeceğim.

Kimi zaman başka bir ülkenin sokağında karşıma çıkan bir pencere olacak başlangıç noktam. Kimi zaman yıllardır önünden geçtiğimiz ama hiç gerçekten bakmadığımız bir yapı. Kimi zaman da hepimizin içinde yaşadığı, fakat üzerine çok az düşündüğümüz bir ev.

Çünkü mimarlık, bir süre sonra yalnızca yaptığınız iş olmaktan çıkıyor; dünyaya bakma biçiminize dönüşüyor.

Ben de bu köşede şehirlere, yapılara ve mekânlara bir mimarın gözünden bakarken, onların bize insan ve yaşam hakkında ne anlattığını arayacağım.

Belki de birlikte fark edeceğimiz şey şu olacak:

Bazen bir şehri anlamanın en iyi yolu, ona bakmak değil; onun içinde nasıl hissettiğimizi fark etmektir.

Hatice DEMİRHAN | MİMAR