İbn Sînâ: Hekim, Filozof ve Mûsikînin Matematiğini Arayan Bilge

Kutluhan TOZOĞLU

Fârâbî’yi yazarken beni en çok etkileyen konulardan biri, bundan yaklaşık bin yıl önce bir düşünürün müziğe yalnızca sanat olarak değil; ses, matematik, ritim ve insan ruhu arasındaki ilişki üzerinden bakması olmuştu.

Fakat bu düşünce Fârâbî ile sona ermedi.

Ondan yaklaşık bir asır sonra, yine Türkistan ve Orta Asya kültür havzasından başka bir büyük isim çıktı: İbn Sînâ.

980 yılında Buhara yakınlarındaki Afşana’da dünyaya gelen İbn Sînâ’yı bugün daha çok büyük bir hekim ve filozof olarak tanıyoruz. Batı dünyasında “Avicenna” adıyla bilinen bu büyük bilgin; tıp, felsefe, mantık, matematik, astronomi ve doğa bilimlerinin yanında mûsikî üzerine de ciddi çalışmalar yaptı.

Onu ilginç kılan da belki tam olarak budur.

İbn Sînâ için insan bedeni, ruhu, ses ve matematik birbirinden tamamen ayrı dünyalar değildi.

Mûsikîyi riyâzî, yani matematiksel ilimlerden biri olarak görüyordu. En önemli eserlerinden eş-Şifâ‘da mûsikîye geniş bir bölüm ayırdı. Seslerin birbirleriyle olan ilişkilerini, aralıkları, ritmi, melodiyi, şiir ile mûsikî arasındaki bağı ve dönemin çalgılarını inceledi. Özellikle ud üzerinde ayrıntılı biçimde durdu.

Bu noktada Fârâbî ile arasında açık bir düşünce bağı vardır.

İbn Sînâ, kendisinden önce yaşayan Fârâbî’nin mûsikî üzerine kurduğu büyük teorik sistemi aldı, bazı noktalarını tartıştı ve kendi düşünce sistemi içinde geliştirdi. Yani karşımızda birbirini hiç görmemiş fakat fikirleri arasında yaklaşık yüz yıl boyunca devam eden görünmez bir ilmî bağ vardır.

Farab’dan Fârâbî’ye, Buhara’dan İbn Sînâ’ya…

Ve her ikisinin dünyasında da mûsikî, sadece kulağa hoş gelen seslerden ibaret değildir.

İbn Sînâ’nın mûsikîye bakışındaki en önemli kavramlardan biri ritimdir. Ona göre şiir ile mûsikî arasında da güçlü bir bağ vardır. Şiirin vezni ile müziğin ritmi aynı düzen arayışının farklı biçimleridir. Seslerin uyumu tesadüf değildir; ölçülebilir oranları ve matematiksel ilişkileri vardır.

Bugün bilgisayarda bir ses dosyasının frekansına baktığımızda, ritmi BPM ile ölçtüğümüzde veya bir notanın diğerine olan matematiksel oranını hesapladığımızda bize son derece modern gelen bu yaklaşımın köklerinin yüzyıllar öncesine uzandığını görmek şaşırtıcıdır.

İbn Sînâ’nın hekim oluşu ise meseleyi daha da ilginç hale getirir.

Onun meşhur El-Kānûn fi’t-Tıbb adlı eserinde nabzı açıklarken ritim ve mûsikîdeki oranlardan yararlanması, müzik ile insan bedeninin düzeni arasında kurduğu düşünsel ilişkiye güzel bir örnektir. İbn Sînâ açısından ritim yalnızca sazda veya şiirde değil, insanın kendi bedeninde de vardır.

Kalbin atışı da bir ritimdir.

Nefes de bir ritimdir.

Belki müziğin insan üzerinde bu kadar güçlü olmasının nedenlerinden biri de budur: İnsan zaten kendi içinde ritim taşıyan bir varlıktır.

Bugün mûsikî ile terapi üzerine yapılan modern bilimsel çalışmaların yöntemleri elbette İbn Sînâ’nın yaşadığı çağdan çok farklıdır. Onun söylediklerini doğrudan bugünkü müzik terapisiyle eşitlemek doğru olmaz. Fakat insanın bedeni, ruhu, sesi ve ritmi arasındaki ilişkiyi bundan yaklaşık bin yıl önce düşünmüş olması başlı başına etkileyicidir.

Fârâbî’den İbn Sînâ’ya uzanan bu çizgi bana şunu düşündürüyor:

Biz bugün müziği teknolojiyle üretiyor, frekanslarla analiz ediyor ve insan üzerindeki etkisini bilimsel yöntemlerle araştırıyoruz.

Ama sorduğumuz temel soru aslında pek değişmedi:

Ses neden insana dokunur?

Fârâbî bu soruyu sordu.

İbn Sînâ bu sorunun peşinden gitti.

Ve yaklaşık bin yıl sonra biz hâlâ aynı cevabı arıyoruz.

Kutluhan TOZOĞLU