YAŞLILIK
Rıza GÜrbüz
Selam Canlar;
Uzun bir aradan sonra klavyenin başına yeni geçebildim. Düğünler, nişanlar, hasta ziyaretleri ve maalesef cenazeler… Doğru tahmin ettiniz, memleketim dediğim Ankara’ya yolculuk yaptım kısa süreliğine ve bu kısa birkaç gün içerisinde yaşandı bu olaylar.
Duygu değişimlerinden abandone olmuş biçimde evime geldim. Bu olayları yaşadıktan sonra senin aklına neler gelirdi bilmiyorum ama benim aklıma yaş ve yaşlılık durumları takıldı.
İlk kez 28-29 yaşlarında iken yaşlandığımı hissettim. Hayattan tat alamıyor, hayatı bırak, yataktan çıkmak dahi istemiyor, dizi filmlerdeki zengin abiler ablalar gibi triplere giriyordum sanırım. Yaşadığım sıkıntı (özelimdir, bende kalsın; ne olduğunu merak etme hiç. Belki bir gün anlatırım.) beni olgunlaştırdı, hatta yaşlı bir adama döndüğümü hissetmiştim. Ve ne tuhaftır, bu olaydan bir süre sonra hayata yeni gelmiş gibi, ergen bir delikanlı misali bulutların üzerinde uçuyordum. Evlenmiştim.
Yeni evliyim, hayatın sıkıntılarını bırak, yanıma dahi yaklaşamıyor dert, tasa, gasavet. 18’lik delikanlı misaliyim o an. Anlayacağın sevgili okurum;
Bu yaşlılık denilen, yaş almak denilen olay, senelere dayanmıyor. İşin sayısal matematik kısmı öyle yürümüyormuş. İnsanın içi, yüreği ne ise yaşadığı, hissettiği yaşta o oluyor.
Bir bakmışsın 17-18 yaşındaki bir genç, 80 yaşındaki birinden daha yorgun, daha bitkin ve maalesef daha hayattan soğumuş. Öte yandan yaşlı diye tabir ettiğimiz birine bakıyorsun; hayat enerjisi, yaşama tutunma azmi ve zevki ile genç bir bireyden farksız.
Burada yaşlı diyeceğimiz kim sence? Konfor alanından çıkmaya üşenen, korkan mı yaşlı; yoksa Nazım’ın mısralarında dediği, tarif ettiği:
“Yani, öyle ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile, mesela zeytin dikeceksin,
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
Ölmekten korktuğun hâlde ölüme inanmadığın için,
Yaşamak yani ağır bastığından…”
Bu kişi midir yaşlı dediğimiz?
Dedim sayın, değerli okuyucum. Kısa sürede birçok olaya şahit oldum. Mezarının başında duasını okuduğum insanların yaşları ileri olmasına rağmen, hayatı nasıl sevdiklerini biliyordum. Onlar hiç yaşlanmadı. Sadece nüfus kâğıtlarındaki doğum tarihleri bizden biraz daha eskiydi, o kadar.
Şimdi sen nasıl hissediyorsun kendini? Sevgilinle sorunun mu var, bankaya olan borçlarının faizleri canını mı sıkıyor ya da ne bileyim, senin canını acıtan o sıkıntılı durum seni de yoruyor mu? Kimse ile görüşmek istemiyor, şu güzelim sonbahar mevsiminde dışarıda biraz hava almak dahi zor mu geliyor?
Sana bu konuda hayatın sırrını veriyorum, iyi oku. Ben de geçen günlerde yaşlılık moduna girmiş, elimi eteğimi herkesten çekmişken bu sırrı dosttan ziyade ana-baba ayrı Emir isimli bir kardeşimden aldım. (Ki kendisi de şahsına münhasır, çok mert bir adamdır.)
— Ağabey, derdinin çaresi var mı? Yok. Ne üzülüp duruyorsun, zaten çaresi yok. Peki, derdinin çaresi var mı? Var. E o zaman ne diye üzülüyorsun? Bak, derdinin çaresi var.
Kendisi filozof olmasa da felsefe konusunda iyi bir mimardır. Dediği gibi, her iki durumda da kendimizi üzmenin, hayata küsmenin bir anlamı yok. İnan. Hayatta vallahi de billahi de her şey düzeliyor. Yeter ki neye, kime inanıyor isen yürekten, halis bir şekilde iste derdinin çözümünü. Hee, isteyip de yan gelip tabii ki de yatma; elinden gelenin en iyisini yap. Ki yazımızda belirttiğimiz gibi, boş yere yaşlı olma.
Senin bu dünyada çözemeyeceğin, altından kalkamayacağın sıkıntı yok. Ben biliyorum seni. Eğer bir şekilde bu yazıyı okumayı başarmışsan, demek ki bu dünyada frekanslarımız aynı seninle. Bilinçaltının sana oyun oynamasına izin verme.
Son sözüm.
Şimdi ayağa kalk, topuklarının üzerinde üç kere zıpla, derin bir nefes al ve bu hayatı insan gibi yaşamaya kendi kendine söz ver. Sen buna layıksın. Beş kere tekrar et lütfen son cümleyi…
BEN BİR MUCİZEYİM… ÜSTESİNDEN GELEMEYECEĞİM SORUN YOK.
Rıza GÜrbüz


