FOTOĞRAFI OLMAYAN ŞEHİRLER
HATİCE DEMİRHAN | MİMAR
Hafızanın Mimarisi
Bir şehri hatırlamak için gerçekten fotoğrafına ihtiyacımız var mı?
Bazen yıllar önce gittiğimiz bir şehrin adını, hangi sokağından geçtiğimizi, hangi yapının önünde durduğumuzu hatırlamayız. Fotoğraflar da zamanla kaybolabilir. Bilgisayar çöker, telefon değişir, dosyalar silinir… Ama şehirler yine de hafızamızda bir yerlerde yaşamaya devam eder.
2015 yılında çıktığım on sekiz günlük Avrupa turunda tek başımaydım. Otobüse bindiğimde kimseyi tanımıyordum. Roma, Floransa, Venedik, Barselona, Amsterdam ve daha birçok şehir… Bugün o yolculuğa ait fotoğrafların çoğu elimde değil. Ama bazı şehirleri düşündüğümde zihnimde görüntülerden çok mekânsal parçalar beliriyor.
Floransa’yı düşündüğümde belirli bir yapı adı değil; birbirine yaslanmış cepheler, üst üste gelen çatı çizgileri ve daralan sokaklar geliyor aklıma. Sanki yan yana dizilmiş iskambil kâğıtları gibi… Üç boyutlu bir şehir, hafızamda iki boyutlu bir siluete dönüşmüş. Bugün Floransa’yı yeniden çizsem, belki de binaları değil, bu silueti çizerdim.
Roma’da ise hatırladığım şey yalnızca yediğimiz makarna değil. Yüzyılı aşkın süredir açık olan küçücük bir makarnacıdan aldığımız yemekleri, kalabalık ve yorgun olduğumuz için sokağın taşlarına oturup yediğimiz an geliyor aklıma. Taş zeminin serinliği, üzerimizden geçen insanların hareketi ve tarihi yapıların arasında kendimize açtığımız o küçük alan… Bugün düşündüğümde, kentin kamusal alanının yalnızca meydanlardan ve tasarlanmış oturma alanlarından oluşmadığını anlıyorum. Bazen bir sokağın kenarı ya da taş bir zemin bile kısa süreliğine insana ait bir mekâna dönüşebiliyor.
Venedik’te ise aklımda kalan bir yapıdan çok, bir hikâye var. Turda tanıştığımız, İzmir’den çift olarak katılan arkadaşlarımızdan biri Venedik’te kız arkadaşına evlenme teklif etmek istiyordu. Onu oyalarken biz de birkaç arkadaş bütün Venedik’i dolaşıp hem yüzük hem de çiçek aramaya başladık. Teklif öncesinde ona uygun bir yüzük almaya vaktimiz olmayınca, üzerimde bulunan sıradan bir yüzüğü teklif sırasında kullanması için ona verdim.
Ardından çiçeği bulmak için dar sokaklardan geçiyor, köprüleri aşıyor, bir anda suyla karşılaşıp yeniden başka bir sokağa giriyorduk. Bizi en çok şaşırtan ise balkonları ve sokakları çiçeklerle dolu bu şehirde bir türlü çiçekçi bulamamamızdı. Sonunda bir restorandaki masanın üzerindeki yapay çiçeği rica etmek zorunda kaldık.
Çiçeği de bulunca gondola bindik. Gondol küçüktü; teklif sırasında kadraja girmemek için kenarlara çekilip mümkün olduğunca görünmez olmaya çalışıyorduk. Bir yandan arkadaşımızın heyecanına ortak oluyor, bir yandan da o küçücük gondolda kendimize yer bulmaya çalışıyorduk. Romantik bir evlenme teklifinin arka planında, birkaç kişinin sessizce kadraja girmemeye çalıştığı oldukça komik bir sahne vardı.
Sonunda teklif edildi. O da “evet” dedi. Gondoldan yükselen alkışlara, dar kanallardan geçerken bizi gören insanların alkışları da eşlik etti. Hiç tanımadığımız insanların sevincimize ortak olduğu o an, Venedik’in içinde küçük ama çok güzel bir hatıraya dönüştü.
Yıllar geçti. Onlar evlendi ve ben de düğünlerine tanıklık ettim. Venedik’te başlayan o küçük telaş, yıllar sonra başka bir şehirde devam eden gerçek bir hikâyeye dönüştü; o yolculukta başlayan arkadaşlığımız da zamanla güzel bir dostluğa…
Bu yüzden Venedik’i hatırladığımda aklıma yalnızca kanallar, köprüler ve çiçeklerle dolu balkonlar gelmiyor. O telaş, küçücük gondolda kadraja girmemeye çalışmamız, dar kanallarda bize eşlik eden alkışlar ve yıllar sonra onların düğününde yeniden bir araya gelişimiz geliyor.
Barselona’da Gaudí’nin yapıları başka bir iz bıraktı. Taşın ve demirin organik formlara dönüştüğü o cepheler, tek bir mimarın bir şehrin karakterine ne kadar güçlü dokunabileceğini hissettirdi. Sagrada Família’nın o yıllardaki tamamlanmamış hâli ise hafızamda bir yapıdan ziyade ölçeğiyle yer etti: İnsan ölçüsünün çok üzerine çıkan bir kütlenin karşısında durduğumda bedenimin hissettiği o şaşkınlık…
Amsterdam’ı düşündüğümde ise bisikletler geliyor aklıma. O zaman sadece “ne kadar çok bisiklet var” diye baktığım şeyin; bugün sokağın kullanımını, kaldırımların düzenini, kentin sesini ve insanların şehirle kurduğu günlük ilişkiyi değiştiren mimari bir veri olduğunu görebiliyorum.
Mimarlık eğitiminde yapıları; planları, kesitleri, cepheleri ve ölçüleri üzerinden okumayı öğreniyoruz. Oysa insan bir mekândan ayrıldığında yanında planını götürmüyor. Bazen bir siluet, bazen ışık, bazen zeminin dokusu, bazen yapının ölçeği, bazen de dar bir sokaktan geniş bir meydana çıkarken hissettiği ferahlık kalıyor.
Demek ki şehirleri yalnızca gözlerimizle kaydetmiyoruz. Bedenimizle ölçüyor, sesleriyle tanıyor, ışığıyla hatırlıyor, sınırlarını yürüyerek öğreniyoruz. Bir yapının ölçeğini yalnızca metreyle değil, yanında durduğumuzda kendimizi ne kadar küçük hissettiğimizle algılıyoruz.
Yıllar sonra bugün düşündüğümde, fotoğraflarımın olmaması artık bana büyük bir kayıp gibi gelmiyor. Çünkü fotoğraf bana o gün gördüğüm şeyi gösterebilirdi; hafızam ise o gün orada olmanın nasıl bir şey olduğunu saklamış.
Belki bu yüzden geçmişte gördüğüm şehirleri yeniden görmek istiyorum. Mesela Floransa’da hafızamın yıllar önce çizdiği o iskambil kâğıdı gibi sokak siluetinin gerçeğiyle karşılaşmak, o eski şehirlerin bugünkü hâliyle benim bugünkü hâlimin birbirine nasıl karşılık vereceğini görmek için…
Çünkü mimarlık yalnızca inşa edilen bir şey değil; insanın içinde yeniden kurduğu bir şey.
Fotoğraflar silinebilir, yapılar değişebilir, şehirler dönüşebilir…
Ama bazı mekânlar, bizden ayrıldıktan yıllar sonra bile zihnimizde yeniden çizilmeye devam eder.
Belki de hafızamızın kendine ait bir mimarisi vardır.
HATİCE DEMİRHAN | MİMAR


