BİR SOKAĞI OKUMAK: TİFLİS
Hatice DEMİRHAN | MİMAR
Bir şehrin karakterini en çok nerede görürüz?
Tiflis’e vardığımızda saat henüz erkendi. Otele giriş yapabilmek için 14.00’ü beklememiz gerekiyordu. Bavullarımızı lobiye bırakıp birkaç saatimizi şehri keşfederek geçirmeye karar verdik.
Sokağa çıktığımızda şehir oldukça sakindi. Dükkânların ve kafelerin çoğu henüz açılmamış, sokaklar neredeyse boştu. Geceleri masa ve sandalyelerin sokağa taştığını sonradan göreceğimiz o dar sokaklarda, sabahın erken saatlerinde yalnızca kuş sesleri duyuluyordu.



Belki de şehrin bu sessiz hâli, ona başka türlü bakmamı sağladı.
Kalabalık olmayınca göz, ister istemez binalara ve onların detaylarına yöneliyor. Tiflis’te ilk dikkatimi çeken, yapıların birbirleriyle kurduğu ilişkiydi. Bitişik nizam boyunca sıralanan yapılar, aynı sokağı paylaşırken birbirlerinin aynısı olmuyordu.
Kimi cephelerde kemerli açıklıkları çevreleyen tuğla bezemeler, kimi yapılarda pencere söveleri ve silmeler, kimilerinde ise sokağa taşan ahşap cumbalar ve balkonlar öne çıkıyordu. Ferforje korkuluklar, geniş saçaklar, kiremit çatılar ve zamanla eskimiş yüzeyler… Her yapı, kendi döneminden ve kendi hikâyesinden küçük izler taşıyordu.
Bazen bütün bir cepheden çok, tek bir pencere ya da balkonun detayında takılı kalıyordu gözüm. Farklı malzemelerin yan yana gelişi, yenilenmiş bir yüzeyin hemen yanında görünen eski bir duvar, bir çatının diğerinden farklı biçimde sokağa uzanışı… Sanki sokak, birbirinden bağımsız yapıların toplamından çok, zaman içinde oluşmuş katmanlı bir bütündü.
Bir mimar olarak beni en çok da bu ilgilendiriyordu. Bitişik nizam burada yalnızca bir yapılaşma biçimi değil, farklı karakterlerin yan yana yaşayabildiği bir cephe sürekliliğine dönüşüyordu. Her bina kendi dilini koruyor, ama sokağın ortak hikâyesinin de bir parçası oluyordu.



Yürüdükçe sokaklardan biri bizi bir kilisenin bulunduğu alana çıkardı. Yaklaştıkça havaya karışan tütsü kokusunu fark ettim. Pazar gününün de etkisiyle, az önce yalnızca kuş seslerini duyduğumuz sokak bir anda insanlarla, seslerle ve ritüellerle doldu.
Mekânın atmosferi değişmişti. Yapı artık yalnızca baktığım bir mimari nesne değil, içinde hayatın devam ettiği bir yerdi.
Biraz daha ilerlediğimizde Rezo Gabriadze Kukla Tiyatrosu’nun kendine özgü saat kulesi karşımıza çıktı. Eğik formu ve masalsı tasarımıyla kendini hemen belli ediyordu. Fakat benim için asıl ilginç olan, bu kadar karakterli bir yapının çevresindeki sokak dokusuyla kurduğu ilişkiydi. Bir yapıyı anlamanın, bazen onu tek başına incelemekten çok çevresiyle birlikte okumaktan geçtiğini düşündüm.
Saat ilerledikçe biz de yorulduk ve otele döndük. Biraz dinlendikten sonra akşam yeniden dışarı çıktığımızda ise sabah yürüdüğümüz sokakların bambaşka bir hâle geldiğini gördük.
Oysa binalar aynıydı.
Sokak aynı sokaktı.
Değişen, içindeki hayattı.

Kafeler açılmış, masalar sokağa taşmış, insanlar kaldırımlara yayılmıştı. Sabah yalnızca kuş seslerini duyduğumuz sokaklarda şimdi sokak müzisyenlerinin sesi, konuşmalar ve kahkahalar birbirine karışıyordu. Sokak lambalarının sıcak ışığı eski cephelerin, taş duvarların, kemerlerin ve balkonların üzerine düşüyor; sabah fark ettiğim detaylara bu kez başka bir ifade kazandırıyordu.
Sabah sokağı daha çok cepheleri, malzemeleri ve detayları üzerinden okumuştum. Akşam ise o yapıların nasıl yaşadığını gördüm.
Belki de bir sokağı okumak, yalnızca cephesine, penceresine ya da malzemesine bakmak değildi. Bir sokağı; sesleriyle, kokusuyla, ışığıyla, insanlarıyla ve gün boyunca değişen hâliyle birlikte okumak gerekiyordu.
Tiflis’te fark ettiğim şey belki de buydu: Bir sokağın karakterini yalnızca onu oluşturan binalar değil, binaların arasında yaşanan hayat belirliyordu.
Hatice DEMİRHAN | MİMAR


