KAYBOLARAK TANIMAK

HATİCE DEMİRHAN | MİMAR


Bir yeri gerçekten tanımak için kaybolmak gerekir mi?

Kaş’tan Meis’e doğru yaklaşırken karşıma önce bir şehir değil, bir siluet çıktı. Denizle gökyüzünün mavisi önünde, kıyı boyunca yan yana dizilmiş rengârenk yapılar… İlk bakışta tek tek binalardan çok, bir araya gelerek oluşturdukları bütünlük dikkatimi çekti.

Mavinin karşısında sarılar, kırmızılar, pembeler…

Kıyı boyunca sıralanan yapılar, sanki denizin önünde uzanan bir renk paleti oluşturuyordu…

Bir mimar olarak yapıları tek tek incelemeden önce, onların bir araya gelerek oluşturduğu ahenge takıldım. Meis, daha adaya ayak basmadan hafızamda yer etmeye başlamıştı.

 

Adaya ulaştıktan sonra kıyı boyunca yürüdüm ve denize karşı oturabileceğim bir kafe buldum. Denizle aramda neredeyse hiçbir şey yoktu. Kahvemi içerken yapıların ve kıyının birbirleriyle kurduğu ilişkiyi izledim. Burada deniz, yerleşimin önünde duran bir manzara değil; gündelik hayatın içine doğrudan katılan bir parçaydı.

Otelime ulaşmak için adanın iç sokaklarına girdiğimde ise kıyıdan gördüğüm o bütüncül görüntü değişmeye başladı. Birbirine çok yaklaşan evlerin arasından geçiyor, iki kişinin yan yana yürümekte bile zorlanabileceği dar sokaklarda ilerliyordum. İki ya da üç katlı yapıların yakınlığı, sokakları zaman zaman bir labirentin parçaları gibi hissettiriyordu.

Yaklaştıkça renklerin yalnızca cephelerde kalmadığını fark ettim. Her kapı, ait olduğu binaya özgü bir karakter taşıyordu. Kimi ahşabın doğal rengini koruyor, kimi cephenin renginden ayrışan bir tonla öne çıkıyordu. Bazıları cepheyle uyumlu tonlar oluştururken bazıları renk karşıtlığıyla dikkat çekiyordu. Kapılar, yalnızca yapıların girişlerini tanımlayan elemanlar olmaktan çıkıyor; her eve kendine özgü bir kimlik kazandırıyordu. Yan yana dizilen evlerin renkli bütünlüğü içinde her kapı, bu bütünün küçük ama kişisel bir ayrıntısı hâline geliyordu.

Yapıların birbirine yakınlığı, cephelerdeki balkonlarda da kendini gösteriyordu. Benzer ölçülerdeki balkonlar, ahşap konsollarla cephelerden dışarı taşarak yapılara hareket katıyordu. Evler birbirine bu kadar yakın olsa da balkonlar birbirinin önünü kesmiyor, kendi cepheleri üzerindeki varlıklarını koruyordu. Tek tek bakıldığında mütevazı olan bu yapılar, yan yana geldiklerinde adanın kendine özgü dokusunu oluşturuyordu.

Akşam yeniden dışarı çıktığımda bir kafeye ulaşmak istedim. Sahil boyunca yürüdüm; mesafenin kısa olması nedeniyle yolun sonuna geldiğimi düşündüm. Aradığım yerin orada olmadığını görünce navigasyona güvendim. Bu kez beni ıssız rampalara, dar sokaklara ve basamaklara yönlendirdi. Solumda dağın yamacındaki yeşil alanı, orada dolaşan keçileri görerek yürümeye devam ettim. Başka bir yere ulaşıyor olmalıydım. En azından öyle düşünüyordum…

 

Fakat bütün bu dolambaçlı yolun sonunda yeniden denize indim. Üstelik başladığım yere…

Yol, fark ettirmeden bir sıfır çizmiş, beni aynı meydana geri getirmişti.

Mekânı okumak konusunda kendime güvenirim; yön bulmak konusunda aynı iddiada bulunamayacağım Bir mimar olarak Meis’in sokaklarını çözmeye çalışırken, kendi yön duygumla bir kez daha yüzleşmiş oldum. Meis’te beni etkileyen, yalnızca kıyı boyunca dizilmiş rengârenk evler değildi. O evlerin arasında dolaşmak, sokakların birbirine nasıl bağlandığını anlamaya çalışmak ve sonunda yeniden denizle karşılaşmaktı.

Belki de bir yeri tanımak için kaybolmak şart değildir. Ama bazen, aynı yere geri dönene kadar o dar sokaklarda dolanmak; bir mekanı uzaktan izlemekten çok daha fazlasını öğretir.

HATİCE DEMİRHAN | MİMAR