HER YOL ROMA’YA ÇIKAR

Pınar YENER BALKAN

Büyülenmeye hazırsanız, tıpkı hiç unutamadığınız o eski aşkınız gibi dönüp dolaşıp yine ona varacağınız ve bence görmeden ölmemeniz gereken bir şehre götüreceğim sizi: Roma’ya.

Roma’yı anlatmak için cilt cilt kitaplar yazsam yine mutlaka eksik bir şeyler kalmış olur. O yüzden bu kısacık yazımda, ondan sadece bir parça tattırabilirim sizlere.

Yüzyılları taşlarında, mermerinde taşıyan bu ebedi kent, dört duvar arasında kalmamış, gökyüzünün mavisi altında tüm güzelliğini sergileyen bir açık hava müzesidir. Genellikle benim ilk ve son durağım hep Trevi çeşmesi olur. İster batıl inançlı deyin, ister hassas ruhlu. Benim için Roma’nın tüm o tarihinin ve sanatının imzasıdır Trevi. Bilmiyorum tüm kalbimle inandığım için mi yoksa şehrin üzerine salınan bir sihirden mi? Ama Trevi ile ilgili anlatılanları bire bir yaşadığımdan olsa gerek, kutsal bir mekan gibi görürüm kendisini. İnanış şudur: Roma’ya tekrar gelmek istiyorsan çeşmeye arkanı dönüp, dileğini tutup bozuk para atarsın. Yok gönlünüzde çok daha derin bir arzu varsa -ki bu genellikle sevdaya dairdir- o niyetle atarsınız parayı. Deneyin derim. Sonuçta en fazla bir iki euro kaybetmiş olursunuz. İyi de nedir bu çeşmeyi Roma’nın hemen her sokağında gördüğünüz çeşmelerden farklı kılan? diye sorarsanız, cevabı ancak o mermerlerin enerjisini ruhunuzda hissetiğinizde alabilirsiniz derim.

Colleseum ise ayrı bir dünya. İki bin yıllık geçmişiyle hem zihninizi hem kalbinizi titretiyor. Her ne kadar gladyatörlerin savaş alanı olarak bilsek de, bunun arkasında yatan gerçeğin en çıplak haliyle karşınızda yükselmesi, günümüz devlet politikalarını ister istemez sorgulatıyor insana. O zamanlarda, insanların zihnini yaşadıkları fakirlikten, mutsuzluktan uzaklaştırıp eğlence ile meşgul etmek için kullanılan bu mekanın yerini, yine aynı amaçla fakat farklı ve nispeten daha az kanlı oyunların oynandığı başka mekanlar almadı mı?

Neyse, felsefe yapmanın sonu yok. Biz gezimize devam edelim. Roma deyince akla ilk gelen yerlerden bir diğeri de Pantheon’dur. Kubbesinin tepesindeki yaklaşık dokuz metrelik “oculus” ve kendini tamir eden Roma betonu mimari açıdan dikkatinizi çekecektir. Benim gibi daha gönül gözüyle bakanlar ise binlerce yıldır zamana direnen bu yapının ne amaçla inşa edildiğini, başından neler geçtiğini ve mesajının ne olduğunu merak edecektir.

En güzel kayboluş şekli, sanırım Roma’nın tarih, aşk ve sanat kokan ara sokaklarında dolaşmaktır. Her heykel bir şeyler fısıldar size. Her bina hikayesini anlatmak ister. Her resim, -Vatikan’ın soğuk tavanlarında olduğu gibi- üstü örtülü bir gerçeği haykırmak ister.

Vatikan demişken, bir sonraki yazımda Roma içinde bağımsız bir devlet olan o minicik fakat sesi gür çıkan ülkeye bir de benim gözümle bakmaya davet ediyorum sizleri.

Şimdilik Roma’nın sihirli ruhundan bir parça bıraktım sizlere. Görüşmek üzere, hoşça kalın.

Nerede?

İtalya’nın başkenti. Tiber Nehri’nin iki yakasında bulunur.

Nasıl Gidilir?

Uçakla Fiumicino Havalimanından şehir merkezine ulaşmak için tren, otobüs, taksi ve Uber gibi seçeneklerden birini kullanabilirsiniz.

Ne Yenir, İçilir?

Tabii ki favorim Cacio e pepe (Az malzemeli çok lezzetli bir tür peynirli makarna), Carbonara, Roma tarzı pizza, olmazsa olmaz Gelato (dondurma), favori içeceğimiz espresso ve Aperol.

Pınar YENER BALKAN